Assos’a ilk kez gelenlerin en çok söylediği cümlelerden biri genellikle şudur: Denizin rengi neden bu kadar turkuaz? Gerçekten de Assos ve özellikle Kadırga Koyu çevresinde denizin rengi, Türkiye’nin birçok sahiline göre daha açık, daha berrak ve turkuaza yakın tonlarda görünür. Bunun tek bir sebebi yoktur. Assos’un coğrafi yapısı, deniz tabanı, rüzgarlar ve bölgenin doğal yapısı bir araya gelerek bu özel rengi ortaya çıkarır.
Çoğumuz için sessizlik artık nadir bir durum. Evde televizyon açık. Sokakta trafik sesi. Telefonda bildirimler. Sosyal medyada sürekli bir akış… Günün sonunda yoruluyoruz ama neden yorulduğumuzu tam olarak anlamıyoruz. Çünkü bu fiziksel değil, zihinsel bir yorgunluk.
Bu eski Anadolu atasözü, Mart ayını anlatmanın belki de en güzel yollarından biridir. Çünkü Mart, tam olarak ne kış ne de bahardır. Bir güneş açar, insan baharın deldiğini sanır. Ertesi sabah sert eser, hava yeniden soğur ve kışın henüz tamamen gitmediğini hatırlatır.
Assos’ta yaz tatili planlayan birçok kişinin aklında benzer bir soru olur. Assos’a gitmek istiyoruz ama rezervasyonu ne zaman yapmak gerekir? Assos, Türkiye’deki birçok tatil bölgesinden biraz farklıdır. Büyük otellerin, yüzlerce odalı tatil köylerinin olduğu bir yer değildir. Daha çok küçük oteller, taş evler ve butik konaklama yerleri vardır. Bu yüzden özellikle yaz aylarında rezervasyonlar oldukça hızlı dolabilir.
Son yıllarda dünyada yeni bir yaşam ve çalışma şekli ortaya çıktı. Dijital göçebelik. İnternet bağlantısı olan her artık bir ofise dönüşebiliyor. Yazılımcılar, tasarımcılar, içerik üreticileri, danışmanlar ve uzaktan çalışan birçok profesyonel artık büyük şehirlerin yoğun temposu yerine daha sakin, ilham veren yerleri tercih ediyor.
Yoganın kökeni binlerce yıl öncesine, Hindistan’a kadar uzanıyor. Bugün ise dünyanın birçok yerinde milyonlarca insanın günlük hayatının bir parçası haline gelmiş durumda. Kimileri için bir egzersiz, kimileri için zihin sakinleştiren bir pratik… Ama çoğu kişi için yoga hayatın içinde kısa bir durma fırsatı.
Total Blog Posts: 178