Prof. Dr. Nurettin Arslan ile Assos’un geçmişine, keşiflerine ve bilinmeyen yönlerine dair değerlendirmelerinde kentin yalnızca bir ören yeri değil; bütüncül bir şehir olarak ele alınması gerektiğini vurguluyor. Kendisiyle gerçekleştirdiğimiz bu söyleşide; Assos’un bilinmeyen yönlerini, en heyecanlı keşifleri ve bu kadim kenti özel kılan detayları konuştuk.
Buraya ilk geldiğinizde bunu hemen anlamazsınız. Önce denizi fark edersiniz. Sonra rüzgarı. Ardından taş sokakları, zeytin ağaçlarını… Ama birkaç saat, belki bir gün geçtikten sonra fark edilen başka bir şey daha vardır. Zihniniz yavaşlamaya başlar.
18 Mart, Türkiye tarihinin en önemli günlerinden biridir. 1915 yılında Çanakkale Boğazı’nda verilen mücadele yalnızca bir askeri zafer değil, aynı zamanda bir milletin varoluş mücadelesinin simgesi olmuştur.
İlkbahar geldiğinde Assos bambaşka bir yüzünü gösterir. Kışın rüzgarla sertleşen doğa yavaş yavaş uyanır, zeytin ağaçlarının arasında yeni yeşil tonlar belirir ve toraklar küçük renklerle dolmaya başlar. Mor çiçekler, sarı papatyalar, kırmızı gelincikler ve yabani otlar Assos’un taşlı arazisini adeta doğal bir tabloya döner.
Bazı yerler yalnızca manzaralarıyla değil, sesleriyle de hafızada kalır. Assos da tam olarak böyle bir yer. Buraya gelenlerin çoğu önce denizi, taş evleri, antik atmosferi ve Athena Tapınağını anlatır. Ama Assos’ta birkaç gün geçiren biri, zamanla başka bir şeyi de fark eder. Buranın kendine özgü bir ses dünyası vardır. Şehirde alıştığımız korna, kalabalık ve telaş yerini burada daha doğal çok daha sakin seslere bırakır.
Assos ve çevresi yalnızca tarihi kalıntıları, taş sokaklar ve eşsiz manzarasıyla değil, aynı zamanda zengin mutfak kültürüyle dikkat çeker. Assos’ta yemek kültürü doğayla iç içe geçmiş bir yaşamın parçasıdır. Sofralarda genellikle zeytinyağı, taze sebzeler, yabani otlar bulunur.
Toplam Blog Yazısı: 160